TÜRKİYE SAĞLIK HİZMETLERİ İÇİN İYİLEŞTİRME ÖNERİLERİ
Prof. Dr. Zafer Öztek
(2025)
HİZMET ALANI | ÖNERİLEN EYLEM | AÇIKLAMA |
YENİ KURUM VE KURULUŞLAR | 1. “Türkiye Çevre ve Halk Sağlığı Kurumu” kurulması | Özerk bir kurum olarak kurulacak. Bu kurum, çevre etki değerlendirme raporlarının (ÇED) hazırlanmasından sorumlu olacak; ekolojik sistemi ve toplum sağlığını olumsuz yönde etkileme potansiyeli olan yatırım ve uygulamaları engellemeye, durdurmaya ya da zararlarını gidermeye yönelik çalışmalar yapacak. |
2. “Sağlık Bilim ve Meslek Birlikleri Danışma Kurulu” kurulması | Üniversite öğretim üyeleri, Hekim, Diş hekimi, Eczacı ve Veteriner Hekimler meslek birliği temsilcilerinin de yer aldığı bir bilimsel danışma kurulu oluşturulacak. Bu kurul, yılda en az iki kez toplanıp sağlık sorunları ve hizmetlerin iyileştirilmesi hakkında görüş ve raporlar oluşturacak (Bir tür Sağlık Şurası). Bu kurulun varlığı aynı zamanda Sağlık Bakanlığı ile meslek birlikleri arasındaki yakınlaşmayı sağlayacak, sağlık çalışanlarının sağlık hizmetlerinin planlanmasına katılımını sağlayacak, sağlık meslek birliklerinin sağlık hizmetlerinde daha etkili sorumluluk üstlenmesini sağlayacaktır. Örneğin, sağlık meslekleriyle ilişkili her türlü kanun tasarısının hazırlanması ve TBMM’deki görüşmelerinde meslek birliklerinin temsilcileri resmen görev almalıdır. | |
3. “Toplum Sağlığı Üst Kurulu” kurulması | Sağlık hizmetleri ile tıbbi hizmetler farklı kavramlardır. Tıbbi hizmetler genellikle hastane ve kliniklerde yürütülen tanı ve tedavi hizmetleridir. Sağlık hizmetleri ise, eğitim, tarım, çevre, enerji, sosyal hizmetler, maliye, sanayi, meslek birlikleri, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler gibi hemen bütün sektörleri içine alan geniş, çok sektörlü ve çok meslekli işlerdir. Yani, sağlık hizmetleri bir “devlet” hizmetidir. O nedenle, sağlık hizmetlerinin yürütülmesinde özellikle sağlık, veteriner ve çevre sektörlerinin yakın bir iş birliği içinde olmaları esastır. Dünya Sağlık Örgütü bu anlayışla “tek sağlık” kavramını geliştirmiş ve bu 3 sektörün koordineli çalışmaları için mekanizmalar kurulmasını önermiştir. Ülkemizde, bu mekanizma Sağlık, Tarım ve Çevre Bakanlıklarının yer alacağı bir “Toplum Sağlığı Üst Kurulu” tarafından sağlanabilir. Bu kurul yılda en az 2 kez toplanarak ortak hareket planları hazırlayabilir. (Bir tür “mini kabine”) | |
4. Her bakanlıkta, bağımsız genel müdürlük ve kurumda birer “halk sağlığı birimi” kurulması | “Her sektörde sağlık” (health in all sectors) Dünya Sağlık Örgütünün bütün ülkelere yaptığı öneridir ve sağlık hizmetlerinin temel bir ilkesidir. Bu ilke uyarınca, her bakanlık ve sektörde toplum sağlığına uygun kararlar alınması için mekanizma kurulacak; bu amaçla bu kurumlarda kararların uygulama öncesinde değerlendirilmesini ve halkın sağlığı için risk oluşturan kararların gözden geçirileceği ve uzman sağlıkçıların da bulunduğu birer “Halk Sağlığı Birimi” kurulacaktır. Bu birimin onaylamadığı (yani sağlık için sakıncalı olduğu anlaşılan) karar ve projelerin uygulanması engellenecektir. Bu konuda ayrıntıların dikkatlice ele alındığı yasal düzenlemeler gerekir. | |
5. En az dört üniversitede “Halk Sağlığı Enstitüsü” kurulması | Halen çok az üniversitelerimizde, Halk Sağlığı Enstitüleri (tıp fakültelerindeki halk sağlığı anabilim dalları dışında) vardır. Ancak, olması gerektiği kadar aktif olamamışlardır. Bu enstitülerin sayısı arttırılmalı ve en az dört üniversitede Halk Sağlığı Enstitüsü kurularak bu alandaki uzmanlık eğitimleri ve araştırmalar yaygınlaştırılmalıdır. Böyle bir enstitünün Sağlık Bakanlığı bünyesinde kurulmasının uygun olacağı görüşünü savunanlar vardır. Ancak, bir hiyerarşik sistemdeki bakanlık bünyesinde bilimsel bağımsızlığa sahip olması gereken akademik kuruluşların işletilemediği geçmişte “Hıfzıssıhha Okulu” deneyiminden anlaşılmıştır. Bakanlık bünyesinde kurulacak böyle bir okulun görevi hizmet içi eğitimle sınırlı kalmalıdır. | |
6. “Türk Hemşireler Birliği” kurulması | Ülkemizdeki meslek birliklerinin sayıları 1928 yılında çıkartılmış olan 1219 sayılı Tababet ve Şuabat-ı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanunda yer alan “sağlık meslekleri” dikkate alınarak kurulmuştur. Buna göre o yıllarda üniversite mezunu olan hekim, diş hekimi ve eczacılar (ve veteriner hekimler) sağlık personelidir. Hemşireler dahil diğer sağlık personeli “yardımcı sağlık personeli” olarak kabul edilmiştir. Oysa günümüzde sağlık alanında hizmet veren mesleklerin türleri artmıştır ve personelin tümü üniversite mezunudur. O nedenle, hiç değilse, temel bir meslek grubu olan ve sayıları bu meslek grubu içinde fazla olan hemşireler için de bir meslek birliği kurulmasının zamanı gelmiştir. Bu konuda 1980’li yıllarda girişimler olmuş, ama başarısız olmuştu. | |
ÖRGÜTLENME VE İŞLETME | 7. Sağlık Bakanlığında “Müsteşarlık” uygulaması yeniden yapılandırılmalıdır. Bakan yardımcılığı kurumuna son verilmelidir. | Bu öneri bütün bakanlıklar için geçerlidir. Müsteşar en yüksek dereceli kamu görevlisidir. Sağlık Bakanlığının alt kademelerinde deneyim kazanarak bu dereceye yükselmiştir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden önceki dönemde başarıyla uygulanan bir modeldi. Yeniden kurulması hizmetlerdeki dağınıklığı ve başıboşluğu düzeltmek için gereklidir. Geçmiş dönemlerde müsteşar atamaları konusunda liyakat usulü ile atamalar için iyi örnekler sergilenmiştir. |
8. Yerel sağlık hizmetlerinin sunum ve yönetiminde üniversitelerle iş birliği sağlanmalıdır. | Bu modelde üniversiteler yerel sağlık hizmetlerinin (ilçe sağlık müdürlüğü gibi) yönetimine doğrudan katılmaktadır. Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirildiği dönemde eğitim ve araştırma bölge başkanları üniversite öğretim üyesi idi (Etimesğut ve Çubuk bölgelerinde olduğu gibi). Böyle olunca, (a) bölgedeki sağlık hizmetlerinin sunumunda bilimsel yaklaşım öne çıkmaktadır; (b) uzmanlık öğrencilerin eğitimleri kolaylaşmaktadır; (c) tıp ve hemşirelik başta olmak üzere personel yetiştiren okulların eğitimleri kolaylaşmaktadır; (d) hizmet araştırmaları çoğalmakta nitelik kazanmaktadır. Bu uygulamanın sağlanma halen yürürlükte olan “Sağlık Bakanlığı ile Üniversiteler arasındaki hizmet protokolünün revizyonu ile sağlanabilir. Bu çerçevede, bir üniversite öğretim üyesinin ilçe ve il sağlık müdürlüklerinde eğitimden sorumlu müdür yardımcısı olarak atanması düşünülebilir. | |
9. Sağlık Bakanlığı bünyesindeki Halk Sağlığı Okulu etkinleştirilmelidir | Hıfzıssıhha Müessesesi içinde yer alan Halk Sağlığı Okulu (Hıfzıssıhha Mektebi) yeniden etkinleştirilecek ve hizmet içi eğitimlere önem ve öncelik verilecektir. (Bu konuya yukarıda yer verilmişti.) | |
10. İl ve ilçe hıfzıssıhha kurulları güçlendirilmelidir | 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu uyarınca her il ve ilçede bir “Hıfzıssıhha Meclisi” kurulmuştur. Farklı sektör temsilcilerinden oluşan bu meclislerinin (kurulların) görevi yöresel sağlık sorunlarını izlemek, sorunları belirlemek ve çözümler bulmaktır. Bu kurulların aldıkları kararlar yasa niteliğindedir ve uymak zorunludur. Dolayısıyla, bu kurullar son derece pratik, pragmatik ve işlevseldir. Ancak, bu kurullara gereken önem verilmemekte ve toplantılar birer formalite düzeyinde kalmaktadır. Bu kurulların hızla işlevsel duruma getirilmesi öncelikli bir husustur. | |
11. Halkın sağlık hizmetlerine katılımını sağlamak için her ilde il sağlık müdürlüğü bünyesinde bir “katılım masası” oluşturulmalıdır | Her ildeki sağlık müdürlüğünde kurulacak “katılım masası” 7/24 açık olacak ve isteyen vatandaş bu hattaki yazılımı kullanarak sağlık hizmetleri ile ilgili belirlediği aksaklıları ve önerilerini kayıt ettirecek. Sağlık müdürlüğündeki bir ekip önerileri değerlendirerek uygulanabilir olanların gerçekleştirilmesi sağlanacak. | |
12. Sağlık mülkün temelidir ve sağlık hizmetlerin finansmanı ağırlıklı olarak kamu kaynakları olmalıdır | Mülkün temeli yalnızca adalet değildir. Güvenlik, eğitim ve sağlık da mülkün (devletin) temelleridir. Nasıl ki bir millet adaletsiz olamazsa, sağlıksız da olamaz. Yani sağlık hizmetleri vatandaşların doğuştan sahip oldukları bir haktır, herkes ihtiyaç duydukları kadar ve ihtiyaç duydukları zaman sağlık hizmetleri erişebilme açısından eşit olmalıdır. O halde, sosyal durumlarına bakılmaksızın herkes sağlık hizmetlerin yoksun bırakılamaz. Kişilerin haklarını kollamak devlet görevidir. Öyleyse, sağlık hizmetleri de devlet tarafından herkese ücretsiz olarak sunulmalıdır. | |
13. Sığınmacılara verilen ayrıcalıklı hizmetlere son verilmelidir | Ülkemizdeki sığınmacılar birçok sağlık hizmetine hızla, kolayca ve ücretsiz olarak erişebilmektedir. Sığınmacılara kendi vatandaşlarımızdan daha fazla haklar sağlayan ayrıcalıklı uygulamalara son verilmelidir. | |
14. Sağlık ve sosyal hizmetler alanında çalışan vakıf ve derneklerle iş birliği güçlendirilmeli, bu kurumların hizmet verimlilikleri için planlamalar yapılmalıdır | 5072 sayılı yasa, kamu kurumlarının vakıf ve derneklerden doğrudan maddi destek almasını sınırlamakta hatta yasaklamaktadır. Oysa ülkemizde sağlık ve sosyal hizmetler alanında faaliyet gösteren ve sağlık hizmetlerine destek vermeye hazır çok sayıda sivil toplum kuruluşu vardır. Bunlarla akılcı işbirlikleri yapmak sağlık hizmetlerinin yararına olacaktır. | |
AİLE HEKİMLİĞİ (BİRİNCİ BASAMAK SAĞLIK HİZMETLERİ) | 15. Bölge tabanlı aile hekimliği uygulamasına geçilmelidir
| Mevcut aile hekimliği modeli kişi temellidir. Bu sistemde aile hekimleri ne ailelere ne de bir bölgeye hakim değildir. Aslında, mevcut sisteme aile hekimliği demek yanlıştır. Çünkü bir ailedeki fertlerin her biri farklı aile hekimlerine kayıtlı olabilir. Sisteme göre, aile bütünlüğü yoktur. Bölge tabanlı sistemde bu bütünlük sağlanacaktır. Böylece, aile hekimi yalnızca kendisine kayıtlı kişinin sağlığından değil, ailenin bütün fertlerinden ve konutunun sağlığından da sorumlu olacaktır. Gerçek aile hekimliği böyle olmalıdır. |
16. Aile sağlığı merkezlerinin (ASM) tanı ve tedaviyle ilgili altyapısı güçlendirilmelidir | ASM’lerde basit laboratuvar, görüntüleme, ultrason vb tıbbi altyapı yetersizdir. Halkın ASM’leri tercih etmemelerinin nedenlerinden birisi de budur. Bu eksiklik giderilmelidir. | |
17. Aile hekimleri kamu personeli olmalıdır
| Mevcut sistemde aile hekimleri sözleşmeli, ama yanlarında çalışan hemşireler kamu görevlisidir. Aile hekimliği sisteminin uygulandığı diğer ülkelerde böyle bir model yoktur. Bu durum ilçe sağlık müdürlüklerin aile hekimleri ile olan ilişkilerinde sorunlar yaratmaktadır. Aile hekimliği sağlık hizmetlerinin temelidir (birinci basamak) ve aile hekimleri doğrudan kamu hizmeti vermektedir. Dolayısıyla bu garip uygulamaya son verilmeli ve söz konusu hekimler kamu görevlisi olarak istihdam edilmelidir. | |
18. “Aile hekimliği uzmanları” ağırlıklı olarak ASM ‘lerde istihdam edilmelidir
| Aile hekimliği uzmanları birinci basamak hizmetlerinde çalışmak üzere yetiştirilir. Ancak ülkemizde bu uzmanların çoğu hastanelerde çalışmaktadır. Asıl görev alanlarında istihdam edilmelidirler. Böylece ASM’lerin hizmet niteliği de yükselecektir. Ülkemizde çok önemli olan birinci basamak kuruluşları için yeterli aile hekimliği uzmanı yokken, var olanları görev alanlarının dışında kullanmak yanlıştır ve hekim israfıdır. | |
19. Eğitim ASM’leri yaygınlaştırılmalıdır
| Tıp fakültelerine bağlı olarak eğitim ASM’leri kurulması geciktirildi. Bu yerlerde hem aile hekimliği uzmanları hem de tıp öğrencilerinin eğitimleri yapılabilir. Eğitim Aile Sağlığı Merkezleri üniversitelerin kontrolünde olmalı ve buralarda üniversite araştırma görevlileri (asistanları) görev almalıdır. Unutulmamalıdır ki, aile hekimliği uzmanları ileride görev yapacakları ASM’lerde eğitim almalıdır. | |
20. Kademeli sağlık hizmetleri uygulaması etkili biçimde uygulanmalıdır (Hasta sevk sistemi)
| Ülkemizin belki de en önemli sorunu “hasta sevk sistemi” nin 2013 yılında kaldırılmış olmasıdır. Hekim seçme özgürlüğü adı altında kişiler istedikleri sağlık kuruluşuna başvurmakta serbest bırakılmıştır. Bu uygulamanın yanında bir de performans sistemi olunca, günümüzde bütün sağlık kuruluşları birbirinin rakibi olmuş, hastanelerin birincil amacı para kazanmak olmuştur. Hasta triyajı ortadan kalkmıştır; hastaneler kalabalıktır; hastalar kendilerine bir “ön tanı” koymakta ve ona göre bir uzman hekime başvurmaktadır. Söz gelimi başı ağrıyan beyin cerrahına, döküntüsü olan dermatoloğa, bacağı ağrıyan ortopediste başvurma serbestliğine sahiptir. Bu durum çağdaş sağlık örgütlenmesine uymaz; ekonomik olarak pahalıdır; hekimin zamanı boşa harcanmaktadır; randevu kuyrukları uzamaktadır. Sağlık sorunları arasında çözülmesi gereken birinci konu budur. | |
21. Kırsal bölgelerde var olan Sağlık Evlerine işlerlik kazandırılmalıdır
| Ülkemizde 6.000 dolayındaki köyde Sağlık Evi vardır. Bu yerlerde ebeler ya da hemşireler görevlidir. Ancak, aile hekimlerine bağlı olan sağlık evleri işlevsizdir. Buradaki sağlık personelinin enjeksiyon yapma yetkisi bile yoktur. Oysa kırsal bölgelerde bir sağlık personelinin bulunması önemlidir ve sağlık evlerinden vazgeçilmemelidir. | |
HASTANELER (İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ BASAMAK SAĞLIK HİZMETLERİ) | 22. Sağlıkta kamu-özel ortaklığı uygulamasına son verilmelidir
| Kamu özel ortaklığı ile yapılıp işletilen şehir hastaneleri ekonomik olarak birer kara deliktir. Bu hastanelerin hasta bulabilmeleri uğruna çok sayıda kamu hastanesi kapatılmıştır. Şehir hastaneleri çok büyüktür ve rantabl değildir. Bu uygulamaya son verildiği ve bundan böyle şehir hastanelerinin kamu kaynaklarıyla yaptırılacağı açıklanmış ise de, uygulama sürmektedir. Bu modele son verildiğinin açıklanması iktidar için güven verici olacaktır. |
23. Şehir hastaneleri kamulaştırılmalıdır
| Mevcut şehir hastaneleri birer kara deliktir. Yüzde 70 yatak doluluk garantisi verildiğinden büyük oranda kamu zararı oluşmuştur. Hızla kamulaştırılmaları gerekir. | |
24. Şehir hastaneleri küçültülmelidir
| Şehir hastaneleri kamulaştırılsa bile çok büyük oldukları için (1500 dolayında yatak kapasitesi) İşletilmesi rantabl değildir. İşletilmesi en uygun hastaneler 400 yatak dolayında olanlardır. Şehir hastanelerinin bölünmeleri ve yatak sayılarının hiç değilse 750 – 800 dolayına indirilmesi uygun olacaktır. Birinci basamakta hasta sevk zincirinin uygulamaya başlaması ile birlikte zaten bu kadar büyük hastanelere gerek kalmayacaktır. | |
25. Hastaneler şehir içlerinde ulaşılması kolay yerlerde olmalıdır | Mevcut sorunlardan birisi de şehir hastanelerin kent dışında ve ulaşılması güç yerlerde bulunmasıdır. Oysa, hastane, dispanser, aile hekimliği gibi kuruluşların ulaşılması kolay olmalıdır. Kronik hastalığı olanların uzun süre yatırılarak tedavi edildiği verem sanatoryumları, geriatri hastaneleri, akıl hastalıkları hastaneleri gibi üçüncü basamak kuruluşlar kentlerin içinde değil, kenarlarında kurulabilir. | |
26. Asker hastaneleri yeniden açılmalıdır | Asker hastanelerinin ve GATA’nın kapatılması büyük bir hata oldu. Bu kurumların yeniden açılması gerekli ve önemlidir. | |
27. Performans sistemine son verilmelidir
| Performans sisteminin sağlık kurumlarının birbirlerinin rakibi olmalarına, tedavi hizmetlerinin ön plana çıkmasına, hekimler arasında meslek barışının bozulmasına ve ülke ekonomisine verdiği zararlar nedeniyle sakıncalı olduğu kanıtlanmıştır. Kaldı ki, mevcut uygulamada “performans” olarak bakılan hasta sayısı, yapılan girişim sayısı, laboratuvar tetkiklerinin sayısı, hastane gelirlerine katkı gibi “girdi” niteliğindeki göstergeler dikkate alınmaktadır. Oysa gerçek anlamda performans “girdi” ile değil “çıktı” ile ölçülmelidir. Yani, iyileşen hasta sayısı, yatak işgal oranı, yatış süresi, hasta memnuniyeti gibi kriterler dikkate alınmalıdır. Diğer yandan, sağlık hizmeti bir ekip hizmeti olduğuna göre, belirtilen bu kriterlerde bütün çalışanların payı vardır ve performans ortaktır. | |
28. Hastaneler ticarethane olmamalıdır | Sağlık hizmetlerinde özelleşme ve performans uygulamaları başta hastaneler olmak üzere sağlık kuruluşlarını birer ticarethaneye dönüştürmüştür. Artık, hastaneler reklam yaparak hasta toplamaya ve gelirlerini arttırmaya çalışmaktadır. Sağlık çalışanları özel hastane patronlarıyla hasta kotaları belirleyerek sözleşmeler imzalamaktadır. Kotalarında hasta sayısına erişemeyen hekimlerin işine son verilmektedir. Para kazanmak uğruna yasa ve etik dışı uygulamalar sıklıkla duyulur olmuştur. Oysa, “tababet ticaret değildir”. Sağlık kuruluşlarının reklam, damping, promosyon gibi ticaret uygulamaları yapmaları Deontoloji Tüzüğü gereği yasaktır. Hekim tabelalarının boyları ve kaç renk olacakları bile bu tüzükte belirlenmiştir. Gelinen noktadan geriye dönmenin güç olacağı ortadadır. Bu konunun çözümü için meslek birliklerinin de katılacağı komisyon çalışmalarına gerek vardır. | |
29. Üçüncü basamak hastaneler arttırılmalıdır | Ülke nüfusunun yaşlanması ve kronik hastalıkların artması nedeniyle başta onkoloji, geriatri, fizik tedavi gibi özel dal hastanelerinin sayıları bir plan çerçevesinde arttırılmalıdır. | |
30. Uzun süreli bakım evleri açılmalıdır | Uzun süreli bakım gerektiren hastaların (yatalak; mental motor geriliği olanlar vb) en az 6 ay süreyle bakım göreceği sağlık kuruluşları açılmalıdır (long stay hospital). | |
31. Yaşlı kreşleri (gündüz bakımevleri) açılmalıdır | Yaşlıların, özellikle bakım gerektiren yaşlıların aile bireylerinin çalıştıkları mesai saatleri içinde bakım görebilecekleri, zaman geçirebilecekleri, sosyal ilişkide bulunabilecekleri kuruluşlara ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyacın karşılanmasında “yaşlı kreşleri” (gündüz bakımevleri) bir çözüm olabilir. | |
32. Evde ve uzaktan bakım hizmetleri daha etkili olarak sunulmalıdır | Hastanelerdeki hasta yoğunluğunun azaltılması, hastalara hızlı ve sürekli bakım verebilmenin bir yolu “evde bakım” hizmetleridir. Evde bakım konusunda ülkemizde oldukça olumlu yol alınmıştır. Özellikle belediyeler bu konuda çalışmaktadır. Ancak, bu konudaki hizmetlerin yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Öte yandan, evde bakım uygulamasına, hastaların evlerinden hekim ya da hemşirelerine bağlanak danışabilecekleri ve uzaktan yardım alabilecekleri bir modelin eklenmesinde yarar vardır. Bu amaçla bilgisayar yazılımları, telefonla destek sistemleri, tele tıp modelleri geliştirilebilir. | |
33. Özürlü misafirhaneleri açılmalıdır | Bakıma muhtaç özürlülerin ve yaşlıların birkaç hafta süreyle misafir edilecekleri ve böylece ailelerin rahatça bir tatil yapabilmelerine imkân veren yerler kurulmalıdır. Bu konuda sivil toplum kuruluşları teşvik edilmelidir. | |
SAĞLIK İNSAN KAYNAKLARI | 34. Sağlık insan kaynakları yetiştirme ve istihdamında planlı dönem başlatılmalıdır | Planlı kalkınma döneminde (DPT varken) Ülkemizde sağlık insangücü konusunda planlar yapılır ve uygulanırdı. Giderek bu planlama uygulaması tavsadı. Günümüzde hekim, diş hekimi, eczacı ve hemşireler başta olmak üzere ne sayısal ne de nitelik planlaması yapıldığı söylenemez. Gereğinden fazla eczacılık fakültesi varken, gereğinden az hemşirelik okulu bulunmaktadır. Artık, bazı sağlık meslekleri için işsizlik sorunu başlamıştır. Yurt dışına göçler hızlanmıştır. Bu sorunların çözümü insan kaynaklarının planlı biçimde yönetilmesindedir. |
35. Zorunlu hizmet uygulamasına son verilmeli; hekim ve diğer personel atamalarında özendirici önlemler alınmalıdır | 1978 Alma-Ata ve 2018 Astana Temel Sağlık Hizmetleri Bildirileri başta hekimler olmak üzere sağlık personelinin zorunlu olarak değil, özendirme politikaları ile çalıştırılmalarını önermektedir. Bu bildirilerin altında Türkiye hükümetinin de imzası vardır. | |
36. Sağlık personelinin istihdamında liyakat politikası esas alınmalı ve sağlık yöneticisi yetiştirilmesi programları uygulanmalıdır | Bütün kamu kurumları için genel bir sorun olan atamalarda liyakat ilkesine önem verilmemesi sağlık hizmetleri açısından da geçerlidir. Özellikle il, ilçe, merkez ve hastane yöneticileri sınama-yanılma yöntemiyle bulunup atanmaktadır. Oysa sağlık yönetimi bir bilim dalıdır. Sağlık yöneticilerinde aranması gereken dört temel özellik (a)yetenek, (b) alan bilgisi, (c) yönetim bilgisi (d) deneyim olmalıdır. Bu dört özelliğin iyi harmanlandığı kişiler iyi yönetici olurlar. O nedenle, yönetici aramak yerine yönetici yetiştirmek esas ilke olmalıdır. Halk sağlığı uzmanlık alanı bu amaçla kurulmuştur. | |
37. TUS iyileştirilmelidir | Tıpta uzmanlık sınavının (TUS) seçiciliği ve ülke koşullarına uygunluğu konusunda çok eleştiri vardır. Bu eleştiriler doğrultusunda TUS uygulamasında gerekli düzenlemelerin yapılması gerekir. Bu amaçla ilgili meslek kuruluşlarının ve akademik uzmanların katıldığı bir çalıştay (workshop) yapılmalı ve gerekli değişiklere karar verilmelidir. | |
38. Aile hekimliği ve halk sağlığı uzmanlarının sayısı arttırılmalıdır | Ülkemizde en çok ihtiyaç duyulan iki uzmanlık dalı aile hekimliği ve halk sağlığı uzmanlıklarıdır. Bu alandaki uzmanların sayısal ve niteliksel planlaması yapılmalıdır. | |
39. Halk sağlığı uzmanlarının verimini arttırıcı düzenlemeler yapılmalı, bu uzmanların sayıları arttırılarak uygun işlerde ve makamlarda istihdam edilmelidir. | Halk sağlığı uzmanları “kurmay hekim” olarak tanımlanır. Yani, halk sağlığı uzmanları tıpkı silahlı kuvvetlerdeki kurmay subaylar gibi veri toplayıp değerlendirerek halkın sağlık sorunlarını belirleyen (teşhis eden) ve bu sorunları çözmek için stratejiler belirleyip plan ve programlar hazırlayan ve uygulayan kişilerdir. Başka bir deyişle, halk sağlığı uzmanları sağlık ordusunun (hizmetlerinin) yönetim karargahlarında görev yaparlar. Çok önemli işlevleri olmasına karşın, değerleri ülkemizde ne yazık ki yeterince anlaşılamamıştır. Bu uzmanlık dalının güçlendirilmesi ve uygun yerlerde (sağlık müdürlükleri, Bakanlık merkezleri, başhekimlikler, araştırma kurumları, üniversiteler vb) istihdam edilmeleri gerekir. İl ve ilçe sağlık müdürlerinin, daire başkanlarının, şube müdürlerinin halk sağlığı uzmanı olmalarına öncelik verilmelidir. | |
40. MD + PhD / Dt + PhD / Vet + PhD / Ecz + PhD programı etkili biçimde uygulanmalıdır (Tıp; Diş Hekimliği, Veterinerlik; Eczacılık) | Başarılı öğrencilerin lisans eğitimlerinin bir aşmasında eğitim gördükleri alanın bir dalında aynı zamanda doktora eğitimlerine başlamaları ve mezuniyetlerinden kısa bir süre sonra lisans diplomalarına ek olarak doktora derecesi almaları birçok ülkede yaygın olarak uygulanmaktadır. Ülkemizde Hacettepe Tıp Fakültesinde de uygulanmıştır. Ancak YÖK bu konuda gereken desteği vermemiştir. Bu uygulama, 5 yıl ve daha uzun süreli lisans eğitimi veren tıp, diş hekimliği, eczacılık (ve veterinerlik) fakültelerinde etkili biçimde uygulanırsa özellikle temel tıp alanlarında doktora eğitimi görmüş genç bilim insanları yetiştirilebilir. | |
41. Daha fazla tıp, diş hekimliği ve eczacılık fakültesinin açılmasına izin verilmemeli; var olanların performansları değerlendirilerek kapatılmaları ya da birleştirilmeleri sağlanmalıdır | Ülkemizde ihtiyacın üzerinde tıp, diş hekimliği ve eczacılık fakültesi vardır ve gereğinden fazla mezun verilmektedir. Öte yandan bu okulların eğitim alt yapıları yetersizdir. Bu nedenle mezunların bilgi ve beceri nitelikleri giderek düşmektedir. Bu sorunun çözümü radikal olmalıdır ve niteliksiz eğitim veren fakültelerden vazgeçilmelidir. Özellikle vakıf üniversiteleri mercek altına alınmalı ve yeterli binası, hastanesi, laboratuvarı, öğretim üyesi olmayan üniversitelerde tıp, diş hekimliği, eczacılık ve diğer sağlık mesleklerin eğitimine izin verilmemelidir. | |
42. Sağlık personeli yetiştiren okulların akredite edilmeleri tamamlanmalıdır | Üniversitelerdeki eğitimlerinin niteliklerin bir göstergesi de ulusal ya da uluslararası kuruluşlar tarafında akredite edilmiş olmalarıdır. Bu konuda bütün üniversitelerde girişişimler yapılmaktadır. Fakat akreditasyon konusunda yeterli mesafe alındığı söylenemez. Başta tıp fakülteleri olmak üzere sağlık personeli yetiştiren bütün okulların akredite edilmelerinin hızlandırılması gerekir. | |
43. Başta hemşireler olmak üzere ara sağlık personelinin arttırılması ve istihdamı sağlanmalıdır | Hekim, diş hekimi, eczacı gibi meslek gruplarında yeteri kadar personel varken hemşire, teknisyen, ATT gibi personel yetersizliği söz konusudur. Örneğin, ülkemizde bir hekime 1.1 hemşire düşmektedir. Bu oran gelişmiş ülkelerde 1 hekime karşılık 3 hemşiredir. | |
44. Kamu sağlık kuruluşları tıp ve diğer sağlık personelinin eğitiminde yer almalıdır | Günümüzde özellikle tıp fakültelerinde mevcut öğrencilerin klinik eğitimlerini karşılayacak kadar hasta yatağı yoktur. Tıp ve hemşirelik öğrencilerinin kamu hastanelerini kullanmaları kaçınılmazdır. Her ne kadar bu konuda bir işbirliği yapılmakta ise de bu konuda ciddi sorunlarla karşılaşılmaktadır. Öte yandan kamu hastanelerindeki uzmanların, ki çoğu akademik unvana sahiptir, öğrencilerin eğitiminde (amfi dersleri dahil), görev almaları ülke yararına olacaktır. | |
45. Tıp, diş hekimliği, eczacılık ve veteriner hekimlik fakülteleri değerlendirilmeli ve uygun olanlarda araştırma ağırlıklı hizmete geçilmelidir | Günümüzde üniversite öğretim üyelerinin ders ve yönetsel yükleri fazladır. Bu işler arasında araştırma için yeterli zamanı bulamamaktadırlar. Bazı öğretim üyelerinin (ya da fakültelerin) yalnızca araştırmalar yürütmekte görevlendirilmesi gerek araştırma sayısının arttırılmasında gerekse ARGE çalışmaları açısından uygun olacaktır. | |
AŞI, İLAÇ VE TIBBİ ARAÇ-GEREÇ | 46. Ülkemizdeki bağışıklama programında yer alan bütün aşılar ülke içinde üretilmelidir; bu amaçla kamuya ait üretim tesisleri kurulmalıdır. | Türkiye’de bir zamanlar difteri, tetanos, boğmaca, verem, kuduz gibi çok sayıda aşı üretilirdi. Sonra, bu üretimler teknolojik gelişmelerin gerisinde kaldı. Yeni yatırımlar gündeme geldiğinde aşıların ithal edilmesinin ekonomik açıdan daha uygun olacağı görüşü benimsendi ve bütün aşıların üretimine son verildi. Oysa aşı, stratejik bir üründür ve aşı üretiminde kârlılık temel kaygı olmamalıdır. Ülkemizde “turkovac” adlı aşının üretilmiş olması umut vericidir. Bütün bakteri ve virüs aşıları, ayrıca her türlü serum ülkemizde üretilebilir. Mademki, aşıda kârlılık esas husus değildir, o halde aşıların kamuya ait tesislerde üretilmesi uygun olacaktır. |
47. Dünya Sağlık Örgütünün “Temel ilaçlar” listesindeki ilaçların en az yarısı yurt içinde üretilmelidir | Dünya Sağlık Örgütü her yıl “temel ilaçlar listesi” yayınlamaktadır. Bu listede yaklaşık 400 dolayında ilaç bulunur. Temel Sağlık Hizmetleri Bildirisi her ülkenin temel ilaçları kendisinin üretmesi ve dış ülkelere bağımlı olmaması gerektiğini önermektedir. | |
48. Tıbbi malzemede KDV oranı sıfırlanmalıdır | Tıbbi malzemelerin ve bunların yedek parçalarının KDV oranları % 0 – 18 arasında değişmektedir. Bu tür “olmazsa olmaz” grubundaki tıbbi araç-gereçlerin hiçbirinden KDV alınmamalıdır. | |
49. Kan bankalarının sayısı arttırılmalıdır | Ülkemizde özel kan bankası açılması yasaktır. Kan bankalarının işletilmesi ve kan ürünlerinin (plazma gibi) üretimi Sağlık Bakanlığının ve Kızılay’ın kontrolündedir. Hastanelerde kan bankası açılması için bazı koşulların yerine getirilmesi gerekir. Bu koşulları haiz hastane sayılarının arttırılması kan bankası sayılarının da artmasına yol açacaktır. Böylece ülkemizde sürekli olarak yaşanan kan temini sıkıntısı bir ölçüye kadar hafifleyecektir. | |
50. Veterinerlik hizmetlerinde “akıllı ilaç kullanımı” ilkelerine uygun biçimde antibiyotik kullanımını sınırlayıcı düzenlemeler yapılmalıdır | Ülkemizde antibiyotiklere dirençli bakterilerden hekimler ve hekim reçeteleri sorumlu tutulmaktadır. Buna karşılık hayvan sağlığı hizmetlerinde ve özellikle tavuk çiftliklerinde piliçlerin hızla gelişmeleri için kullanılan antibiyotikler göz ardı edilmektedir. Bu konuda alınacak önlemler antibiyotik direncinin yok edilmesine katkı verecektir. | |
MEVZUAT | 51. 1930 tarih ve 1593 Sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu güncellenecek ve “Halk Sağlığı Kanunu” çıkartılmalıdır | Sağlık hizmetlerinin temel kanunlarından olan 1593 sayılı UHK 1930 yılında çıkartılmıştır. Bu kanun halen yürürlükte olmakla birlikte güncellenmesine gerek vardır. Kanun çok ayrıntılıdır; eskimiş hükümler içermektedir. Kısaltılmalı, bazı ayrıntılar yönetmeliklerle düzenlenmelidir. |
52. 1928 tarih ve 1219 Sayılı Tababet ve Şuabat-ı Sanatlarının Tarz-ı İcrasına Dair Kanun güncellenerek ve “Sağlık Çalışanları Kanunu” çıkartılmalıdır | Umumi Hıfzıssıhha Kanunu için belirtilen hususlar 1928 tarihinde kabul edilmiş olan 1219 sayılı kanun için de geçerlidir. Bu kanun yerine bütün sağlık çalışanlarını kapsayan bir güncel yasaya gerek vardır. | |
53. “Aile Hekimliği Kanunu” bu metindeki öneriler doğrultusunda yenilenmelidir | Aile hekimliği hakkındaki kanun, yeni düzenlemelere göre yeniden çıkartılmalıdır. | |
54. Hekimler için “Devlet Hizmetiyle Yükümlülük” (zorunlu hizmet) yasası kaldırılmalı; yeni çıkartılacak olan “Sağlık Çalışanları Kanunu” nda istihdamla ilgili hususlara yer verilmelidir | Daha önce belirtildiği gibi hekimler için devlet hizmeti yükümlülüğü konusundaki düzenlemeler kaldırılmalıdır. | |
55. Sağlıkta şiddet yasası çıkartılmalıdır | Sağlık personellerine karşı şiddetin önlenmesi konusunda yıllardır çıkartılamayan yasa hızla ele alınıp çıkartılmalıdır. | |
56. 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu Kurum ve Kuruluşları İle İlişkilerine Dair Kanunda değişiklik yapılmalı ve sivil toplum kuruluşlarının kamu hizmetlerini desteklemeleri kolaylaştırılmalıdır | 5072 sayılı kanun kamu kurumları ile vakıf ve derneklerin ilişkilerini sınırlamaktadır. Bu hükümlerin kaldırılması ile söz konusu sivil toplum kuruluşlarının maddi imkânları sağlık hizmetlerine yönlendirilebilir. | |
57. Sağlık çalışanlarını da kapsayan bir meslek hastalıkları yasası çıkartılmalıdır | Covid-19 pandemisi sırasında mesleklerini uygularken hastalanıp yaşamlarını kaybeden ve sakat kalan yüzlerce sağlık çalışanı, bize ülkemizde sağlık alanında çalışanlarının meslek hastalığı tanımları konusunda bir sorun olduğunu göstermiştir. Bu konudaki yasal boşluk doldurulmalıdır. | |
58. Malpraktis (tıbbi hatalar) yasası çıkartılmalıdır | Hekim hatalarına ilişkin davalar giderek artmaktadır. Bu davalarda kararlar “Borçlar hukuku” ve “Türk Ceza Kanunu” dayanak alınarak verilmektedir. Bu konuda özel bir yasal düzenleme yapılmasına gerek vardır. | |
59. Zorunlu ve ihtiyari olan aşılar konusunda yasal düzenlemeler yapılmalı ve “aşı reddi” (aşı tedirginliği) sorunu ile mücadele politikaları geliştirilmelidir | Aşı karşıtlığı (tedirginliği) Covid-19 salgın mücadelesinde önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmıştır. Her ne kadar bu konuda yasal bir boşluk yoksa da, bazı çevreler bu konuda daha açık ve özel olarak hangi aşıların zorunlu, hangilerinin ihtiyari olduğunun özel bir yasa ile belirlenmesinin uygun olacağını belirtmektedir. | |
ARAŞTIRMA / ARGE | 60. Sağlık alanındaki “hizmet araştırmaları” (yöneylem araştırmaları) teşvik edilmeli: sağlıkla ilgili araştırmalara kolaylık sağlamak için Sağlık Bakanlığının kayıtları (verileri) bilim insanlarının kullanımına açık hale getirilmelidir | Hizmetlerin geliştirilmesi için yapılan araştırmalara “hizmet araştırması” (Yöneylem araştırması / service research) denir. Bu tür araştırmalar modern yönetimin bir parçasıdır ve her yöneticinin ve kurumun bu çalışmalara ihtiyacı vardır. Dolayısıyla hizmet araştırmaları teşvik edilmeli, hatta bu amaçla kurum içinde özel bir birim oluşturulmalıdır. Bakanlık verilerinin bütün araştırmacıların kullanımına açık olması (şeffaflık) bu anlayışın temel unsurudur. |
61. Her yıl akademisyenlerin, araştırmacıların, özel sektör kurumlarının, üniversite ve lise düzeyindeki öğrencilerin katılacağı sağlık alanında inovasyon yarışmaları düzenlenmelidir | Sağlık alanındaki araştırmaları teşvik etmenin bir yolu da bu konuda yarışmalar düzenlemek ve ödüller dağıtmaktır. Kuşkusuz, bu araştırma sonuçları patent alınması ve söz konusu buluşun yaşama geçirilmesi ile sonuçlanacaktır. | |
62. Uygun üniversitelerde Kanser Araştırma Enstitüleri kurulmalıdır | Kanser, kök hücre araştırmaları özel bir ekip, teknoloji ve para gerektirir. Böylesine önemli bir alandaki açığın kapatılması için seçilmiş üniversitelerde kanser araştırma merkezleri kurulmalıdır. | |
HİZMET PROJELERİ | 63. Her yıl “ulusal pandemi planı” hazırlanmalı ve güncellenmelidir | Ülkemizde pandemi planlarının hazırlanması yasal bir gerekliliktir. Ama son pandemi sırasında bu konuda eksiklerimizin olduğu görülmüştür. Bundan sonda bu konuda daha titiz olunmalıdır. |
64. Serviks kanseri eradikasyon programı uygulanmalı, HPV aşısı uygulaması zorunlu ve ücretsiz olmalıdır | Serviks kanseri kadınlarda görülen kanserlerin % 2’si kadardır. Bir aşı uygulaması ile önlenebilir, hatta tamamen yok edilebilir. Nitekim İsviçre gibi bazı ülkelerde serviks kanseri eradikasyon programları yürütülmektedir. Yapılması gereken 15 yaşına erişmiş kızların aşılanması ve serviks sürüntüsü ile kanser taramaların yapılmasıdır. Söz konusu aşının maliyeti göreceli olarak yüksek olduğu için ve aşı karşıtı çevrelerin baskısı nedeniyle ülkemizde henüz rutin uygulamaya geçilememiştir. | |
65. Aile planlamasında hizmet açığı giderilmelidir | Ülkemizdeki ailelerin % 75 kadarı herhangi bir doğum kontrolü yöntemi uygulamaktadır. Ama bu ailelerin üçte biri (genelin % 25 kadarı) etkisiz yöntemler (geri çekme; takvim yöntemi; lavaj vb) uygulamaktadır. Bu aileler etkisiz yöntem kullandıkları için gebelik oluşmakta ve bu kadınların önemli bir kısmı cinai düşük (criminal abortus) yoluna başvurmaktadır. Ülkemizde her yıl 160.000 dolayında kadın cinai düşük girişiminde bulunmakta ve yaşamlarını tehlikeye atmaktadır. Bu rakamlar Türkiye’de aile planlaması hizmetlerinde bir açık olduğunu gösterir. Yapılması gereken şey, doğum kontrolü uygulamaya karar vermiş bu ailelere etkili yöntemleri tanıtmak ve uygulamalarını sağlamaktır. Bu konudaki yasal durum açık ve yeterlidir. (Anayasa Md. 41; 2827 sayılı yasa) | |
66. Nüfusu arttırıcı (pronatalist) söylemlerden, teşviklerden ve uygulamalardan vazgeçilmelidir | Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, haklı olarak nüfusu arttırıcı politika (pronatalist) uygulanmaktaydı. Doğum kontrolü yasaktı. Çok çocukluluk özendiriliyordu. 1965 yılında “Nüfus Planlaması Hakkında Kanun” çıkartıldı ve nüfusu sınırlandırıcı (antinatalist) politikaya geçildi. Böylece, başlangıçta toplam doğurganlık hızı (50 yaşına gelen kadınların sahip olduğu çocuk sayısı) 6 – 7 dolaylarında iken bu rakam günümüzde 1.5 düzeyine geriledi. Bu durum bazı politikacıları endişelendirmektedir. Bu endişe nedeniyle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde “Nüfus Politikaları Kurulu” oluşturuldu. Bu kurulun görevi nüfusu arttırıcı önlemler planlamaktır. Bu endişe yanlıştır. Ülkemizde eski günlere dönme çabaları yersiz ve tehlikelidir. Nüfusu arttırma çabalarının başarılı olmadığı Birleşmiş Milletler raporlarıyla kanıtlanmıştır. Kaldı ki, doğum kontrolu bir insan ve kadın hakkıdır, ailelerin sağlıklarını korumak için yapılır ve vazgeçilemez. Oysa, mevcut girişimler bu hakkın zedeleneceği, kadınların çocuk doğuran, evde oturan, erkelere bağımlı bir cinsiyet ayrımcılığı anlayışının ürünüdür. Endişe etmeye gerek yoktur; ülkemiz doğru yoldadır ve bu alanda gelişmiş ülkeler düzeyine erişmiştir. | |
67. Gıda maddesi üreten ve satan yerlerde çalışanlara (aşçı, garson, kasap, manav, vb) yerel kuruluşlar ve üniversitelerle işbirliği içinde “gıda hijyeni” eğitimi yapılmalı ve bu kişilere sertifika verilmelidir | Gıdalarla bulaşan hastalıklarda garson, aşçı, kasap vb çalışanların rolü önemlidir. Bu kişilerin gıda ve kişisel hijyen konularında bilgili olmaları hayatidir. Aslında bu görev belediyeler tarafından yapılması gereken iş olmakla birlikte Sağlık Bakanlığının gıda sektöründe çalışan kişilerin bu konuda eğitilmiş olmalarını izlemesi ve denetlemesi gerekir. | |
68. İlk ve orta dereceli eğitim kuruluşlarında görev yapan bütün öğretmenlere “ilk yardım” eğitimi ve sertifikası verilmelidir | Yasalara göre kamu ve özel kurumlardaki her 5 – 10 çalışandan birisinin ilk yardım kursunda eğitilip sertifika alması gerekir. Çeşitli kuruluşlar tarafından (özel şirketler, üniversiteler vb) verilen bu kurslar sonundaki sınavlar il sağlık müdürlükleri tarafından yapılır ve başarılı olanlara sertifika verilir. Öğretmenlerin tümünün bu eğitimleri alması iki nedenle önemlidir: (1) okullarda ilk yardım gerektiren olaylar sık olmaktadır ve hızla müdahale hayat kurtarıcı olacaktır: (2) öğretmenler ilk yardım bilgilerini öğrencilere aktaracaklar ve ilk yardım eğitiminin toplumda yayılmasına katkıları olacaktır. | |
69. Sağlık muhabirleri başta olmak üzere medyada görevli kilit personel için “sağlık hizmetleri ve halk sağlığı” eğitimi verilmelidir | Medya toplumun sağlıkla ilgili bilgiler edindiği temel kaynaktır. Televizyon ve yazılı basın kişilerin sağlık davranışları üzerinde etkilidir. Medyada açıklanan diyet biçimleri, tedavi yöntemleri, kozmotiklerle ilgili açıklamalar, aşılanma hakkındaki görüşler bireylerce yakından izlenmekte ve uygulanmaktadır. Ayrıca, medyada yayınlanan yanlış haberler de toplumda sakıncalı davranışlara yol açabilmektedir. Dolayısıyla, sağlık konuları hakkında bilgi veren, yayın yapan, program hazırlayan, konuşmacıları seçen, hangi haberin olumsuz sonuçlarının olabileceğine ve yayınlanmaması gerektiğine karar verebilen medya mensuplarına ihtiyaç vardır. | |
70. Organ bağışı konusunda medya, kamu ve sivil toplum kuruluşlarıyla ortak projeler uygulanmalıdır | Ülkemizde organ ve doku nakli konusunda son derece güzel bir mevzuat vardır. Bu konudaki temel sorun, özellikle kadavralardan yapılan organ bağışlarının azlığıdır. Bu sorunun çözümünde ülkemizde çok sayıdaki vakıf ve derneklerle işbirliği yaparak organ bağışı konusunda farkındalık yaratmak olabilir. Bu konuda yapılacak ortak projeler değerli olacaktır. | |
71. Sağlıklı kentler projesi yaygınlaştırılmalıdır | Sağlıklı Kentler Projesi (Healthy Cities) Dünya Sağlık Örgütü tarafından geliştirilmiş bir küresel projedir. Projenin amacı kentlerde yaşanılır bir ortam sağlamaktır. Proje kapsamında özürlülere yönelik eylemler, aktivite, tütünle mücadele, kirlenmenin önlenmesi, gıda hijyeni gibi sağlığı ilgilendiren hususlar yer alır. Bu projeyi uygulamak için gönüllü olan belediyeler başvururlar ve uygulamaya dahil olurlar. Türkiye içinde bir çok belediye bu projeye dahil olmuştur. Bu belediyelerin sayısının arttırılması, hatta bütün belediyelerin bu projeyi uygulamasının sağlanması hedef olmalıdır. | |
72. Orta eğitim kurumlarında “sağlık bilgisi” dersi zorunlu hale getirilmelidir (1593 sayılı yasa gereği) | 1593 sayılı UHK orta eğitimde sağlık bilgisi dersinin zorunlu olmasını öngörür. Ülkemizde bu ders uzun süre verilmedi. Sonra 1980’li yıllarda zorunlu olarak verilmeye başlandı. Ancak bilinmeyen bir nedenle sağlık bilgisi ders seçmeli dersler arasına alındı. Gençler ve geleceğin yetişkin bireyleri olacak öğrenciler için sağlık bilgisi dersi yeniden zorunlu dersler arasına alınmalıdır. | |
73. Tütün mücadelesi daha etkili biçimde sürdürülmeli, TAPDK yeniden işler duruma getirilmelidir | Ülkemizde 1996 yılında çıkartılan 4207 sayılı Tütün Ürünlerinin Zararlarının Önlenmesi Ve Kontrolü Hakkında Kanun, başlangıçta son derece başarılı şekilde uygulandı. O yıllarda Türkiye DSÖ tarafından örnek ülke olarak gösteriliyordu. Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu (TAPDK) başarılı hizmetler veriyordu. Daha sonra bu kurum kaldırıldı, tütünle mücadele tavsadı ve başlangıçta elde edilen kazanımlarda geriye gidiş oldu. Bu konunun yeniden ele alınması ve tütün mücadelesinin ısrarlı biçimde sürdürülmesi son derece önemlidir. Çünkü tütün birçok hastalığın ve ölümün temel nedenidir. Tütün mücadelesi aynı zamanda kanser mücadelesi, kalp ve damar hastalıkları mücadelesi, KOAH mücadelesi demektir. Yeni Zelanda, İrlanda, İsveç gibi ülkeler “dumansız ülke” programları başlattılar. Örneğin, Yeni Zelanda 2026 yılında ülkenin tamamında tütün ürünlerinin yasaklanacağını hedefliyor. Türkiye için de böyle bir hedef düşünülmelidir. Bu tarih gerçekçi bir yaklaşımla 2040 yılı olabilir. | |
74. Her üniversitede “Tütün ve bağımlılıkla mücadele eğitim ve araştırma merkezi” kurulmalı; Üniversiteler dumansız alan olmalıdır | Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de bağımlılık sorunu giderek daha da önemli hale gelmektedir. Bağımlılık denildiğinde yalnızca madde bağımlılığı anlaşılmamalıdır. Tütün, alkol, teknoloji, kumar, alış-veriş bağımlılıklarını da dikkate almak gerekir. YÖK, bağımlılıkla mücadele konusunda üniversitelerde nelerin yapıldığı hakkında her 3 ayda bir rapor istemektedir. Ancak bu bildirimler birer formaliteye dönüşmüştür. Daha etkili yaklaşımlara ihtiyaç vardır. Üniversitelerde bağımlılıkla ilgili eğitim ve araştırma merkezlerinin kurulması bu hususta akla gelen bir yaklaşımdır. | |
TOPLUM SAĞLIĞI İLE DOLAYLI İLİŞKİSİ OLAN İŞLER | 75. Doğanın tahribini, ormanların yok edilmesini, yeraltı ve yer üstü sularının kirletilmesini önleyen daha ciddi yasal düzenlemeler yapılmalıdır | Devlet anlayışı şu olmalıdır: Doğa en kıymetli varlığımızdır. Doğayı tahrip edebilecek, ekosistemi bozabilecek, canlıların yaşamını olumsuz etkileyebilecek hiçbir girişim, yatırım, projeye karlı olsalar bile izin verilmemelidir. Bu öneriler listesinin başka bir yerinde değinilen “Türkiye Çevre ve Halk Sağlığı Kurumu” ile her sektörde birer halk sağlığı birimi kurulması önerisi bu görüşle bağlantılıdır. Örneğin, genetiği değiştirilmiş gıdalara izin verilmemelidir, bacasında filtre olmayan termik santralların çalışması engellenmelidir, siyanür kullanan altın madenleri olmamalıdır, altın çıkartmak uğruna ormanlar tahrip edilmemelidir, rant uğruna verimli tarım alanları ve zeytinlikler gözden çıkartılmamalıdır, beton evler yaparak akarsuların ve yeraltı sularının beslenme havzaları yok edilmemelidir, arıtma tesisi olmayan sanayi kuruluşlarına ruhsat verilmemelidir, atıkların toprak ve sularımızı kirletmelerine asla hoşgörü gösterilmemelidir, ensektisit kullanımına izin verilmemelidir, çimento fabrikaları yerleşim yerlerinden en az 5 km uzakta olmalıdır, kent içinde kalmış fabrikalar çalıştırılmamalı ya da kentlerin fabrika yönünde büyümeleri engellenmelidir. Sağlık açısından sakıncalı olduklarını bile bile bu uygulamalara izin verilmesi ve ÇED raporları (çevre etki değerlenmesi) hazırlanması doğaya ihanettir, insana ihanettir, bütün canlılara ihanettir, Anayasamızın 56. Maddesine aykırıdır. Unutulmamalıdır ki, başka dünya yok. Yaşam dayanağımız olan doğayı yaşanılamaz hale getirmek insan aklıyla bağdaşmaz. Ekonomik gelişme mi, doğayı korumak mı daha önemlidir sorusunun yanıtı ikinci seçenektir. |
76. Yoksulluğu ortadan kaldıran ve gelir dağılımında eşitliği sağlayıcı projeler uygulanmalıdır | Yoksulluk, eğitimsizlik, işsizlik, kötü yaşam koşulları, kötü çalışma koşulları gibi sosyo-ekonomik koşullar kişilerin ve toplumun sağlığını bozan faktörlerdir. Bunlar arasında temel faktör yoksulluktur. Gelir dağılımındaki adaletin sağlanması, yani eşitsizliğin ortadan kaldırılması halkın sağlığını da olumlu etkileyecektir. Kuşkusuz bu konu doğrudan sağlık sektörünün değil, bütün devlet kurumlarının ortak sorumluluğudur. | |
77. İstanbul Kanalı olarak bilinen yatırım projesinden vazgeçilmelidir | Günümüzde bütün boyutları ile tartışılan Karadeniz ile Marmara Denizi arasında açılması planlanan ve halk arasında “Kanal İstanbul” olarak bilinen proje, çevreye, ekosisteme, bütün canlıların ve insanların sağlığına zarar verebilme potansiyeline sahiptir. Söz konusu projenin derhal durdurulması toplum sağlığı açısından da uygun olacaktır. | |
78. Akkuyu ve Sinop nükleer santral yapımları durdurulmalı; bu yatırımların çevreye ve topluma olan potansiyel etkileri yeniden değerlendirilmelidir | Ülkemizde 1956 yılından buyana nükleer santral kurulması tartışılmış, ama sakıncaları dikkate alınarak gerçekleştirilmesi konusunda uzun süre tereddüt yaşanmıştı. Günümüzde Mersin Akkuyu’da bir santral yapımına başlanmıştır. Sinop’ta ikinci bir santral planlanmaktadır. Yetkililer daha çok nükleer santral yapılacağından söz etmektedirler. Bu santralların elektrik üretiminde kullanılacağı söylenmekle birlikte ülkemizin nükleer teknolojiye sahip olması düşüncesi her zaman geri planda hissedilmiştir. Nükleer santrallerin elektrik enerjisi üretimine olan katkılarının düşük düzeyde olacağı açıktır. Öte yandan bu santrallerde kaza olasılığı yüksektir ve geçmişte çok sayıda nükleer santral kazaları olmuş, binlerce şişi yaşamını yitirmiş, hastalanmış ve sakat kalmıştır. Gelişmiş ülkeler nükleer santrallarını kapatırken ülkemizde iki santral kurulması bir çelişkidir. Bu girişimin durdurulması ve durumun yeniden değerlendirilmesi uygun olacaktır. | |
79. Güneş, rüzgâr, dalga, biyoenerji gibi yenilenebilir enerji teknolojileri geliştirilmeli ve uygulamaya konulmalıdır | Ülkemizde enerji üretiminin önemli bir kısmı petrol, doğalgaz, kömür gibi fosil yakıtlarla işletilen termik santralden sağlanmaktadır. Sağlık için son derece zararlı olan bu üretim modelinden vazgeçilmeli ve güneş, rüzgâr, dalga, biyogaz gibi yenilenebilir ve doğa dostu modellere geçilmesi gerekir. | |
80. Yeni termik santrali yapılmasına izin verilmemeli, mevcutların bacalarında filtre olması kesinlikle sağlanmalı ve denetlenmelidir | Yukarıda değinildiği gibi, termik enerji santralleri çevre ve insan sağlığı açısından zararlıdır. Bunlardan tümüyle vazgeçilmesi mümkün olmadığı göz önüne alınarak, hiç değilse yenilerinin yapımının engellenmesi, bu arada çalışmakta olanlarının sakıncalarının giderilmesi (bacalara filtre) sağlanmalıdır. | |
81. Atık arıtma sistemi olmayan hiçbir kamu ya da özel sanayi tesisinin açılmasına ve işletilmesine izin verilmemelidir | Ülkemizde akarsuların, denizlerin, havanın, toprağın ve yeraltı sularının kirlenmesindeki başlıca faktörlerden birisi sanayi atıklarının fütursuzca ve doğrudan doğaya verilmesi, akarsulara ve denizlere boşaltılmasıdır. Ergene, Gediz, Kızılırmak, Yeşilırmak ve birçok başka akarsuyun kirlenmesi bu nedenle olmuştur. Bu nehirlerde artık biyolojik yaşam yoktur. Marmara Denizinde görülen müsilajın (deniz salyası) nedeni de sanayi atıklarının denetimsiz şekilde çevreye bırakılmasıdır. Hiçbir mazeret halkın sağlığını bozmanın gerekçesi olamaz. Arıtılmamış atıkların doğayı kirletmesine asla izin verilmemelidir. Arıtım tesisi olmayan hiçbir sanayi kuruluşuna çalışma izni verilmemelidir. | |
82. Birinci derecede deprem bölgesindeki yerleşim yerlerine öncelik verilerek kentsel dönüşüm ve yapıların güçlendirilmesi çalışmaları bir plan dahilinde hızla uygulanmalıdır | Türkiye bir deprem ülkesidir. Ancak insanları öldüren ve kentleri yıkan deprem değil, uygun şekilde yapılmamış binalardır. Kentsel dönüşüm uygulaması bu konuda bir fırsat olabilirdi. Ancak, ne yazık ki ülkemizde kentsel dönüşüm bir rant sağlama konusu gibi görülmüş ve amacından uzaklaşmıştır. | |
83. Şiddetin önlenmesi | Ülkemizde şiddet, başta kadınlar, sağlık personeli ve çocuklar olmak üzere giderek artan bir sorundur. Bu konunun çözümünün çok yönlü olduğu açıktır. İlk yapılması gerekenler, İstanbul Sözleşmesine geri dönülmesi ve sağlık personeline şiddetle ilgili özel mevzuat düzenlemelerinin yapılması dır. | |
84. Daha fazla belediyenin Sağlıklı Kentler Ağına katılımı | Dünya Sağlık Örgütü tarafından başlatılan “Sağlıklı Kentler” projesine ülkemizde 138 belediye üyedir. Bu proje, çağdaş ve vatandaş dostu belediyeciliğin sembolü niteliğindedir. Ülkemizde, mümkünse bütün belediyelerin bu programa (ağa) dahil olmaları sağlık açısından da önemlidir. | |
85. Siyanür kullanılarak ve ormanları tahrip ederek yürütülen maden (altın) arama ruhsatları iptal edilmelidir | Madencilik ülkemiz için önemli ve gerekli olmakla birlikte başta altın, bakır olmak üzere madenlerin elde edilmesinde çevreye ve insanlara zarar veren uygulamalardan vazgeçilmelidir. Siyanür kullanılan altın madenleri yer altı sularının kirlenmesine ve çevredeki insanların zarar görmesine yol açmaktadır. Kaldı ki, altın madenciliği ormanlarımızın ve doğanın tahribine de yol açmaktadır. Madencilik konusunda ciddi fizibilite çalışmalarına ve çevresel etki değerlendirmelerine ihtiyaç vardır. Madencilik konusundaki temel ilke şu olmalıdır: Çevreyi, insanı, canlıları ve doğayı korumak maden elde etmekten daha değerlidir. |