Neden Halk Sağlığı Uzmanı Oldum?

Fakültenin ilk yılında aklımdan psikiyatrist olmak geçiyordu. Bu sevdadan hızla vazgeçtim. Sonra kadın hastalıkları ve doğum aklıma takıldı. İşin doğum kısmını sevdim, fakülte yıllarımda belki otuzdan çok doğum yaptırdım, pek çok epizyotomi yaptım. Ama, işin jinekoloji tarafını sevemedim. Kadınlarla uğraşmanın bana göre olmayacağını kavradım.

Dahiliye stajım sırasında şişman bir kadın hastadan kan almam istenmişti. Hastanın bir kolunu delik deşik ettim, ama kan alamadım. Hastaya diğer konulu sıvamasını söylediğimde, “o kolum yarına kalsın” dedi.

En iyisi çocuklar diye düşündüm. Hem sevimliler hem de itiraz etmiyorlar.
Üstelik pediatri stajımı Dr. Ümit Saatçi gibi sevecen bir hocanın yanında yapmak bana pediatriyi sevdirdi. İnternlik programının ilk kez uygulandığı bizim sınıf 12 aylık internliğin yarısını, yani 6 ayını ya pediatri ya da iç hastalıkları kliniklerinde geçirirdi. Ben pediatriyi seçmiştim. Böylece
6 ay süresince tıpkı birinci yıl asistanı gibi çalıştım ve gün aşırı nöbet tuttum. Gün aşırı nöbet demek, 48 saatin 36 saati hastanede kalmak demektir. Bu dönem yaşamımın en unutulmaz dönemlerinden oldu. Kararımı verdim, pediatrist olacaktım.

Fakat, toplum hekimliği (halk sağlığı) stajında aklım karıştı.

Halk sağlığı bana çok renkli geldi. Bir üroloğun her gün prostat muayene etmesi, bir gözcünün her gün katarakt ameliyatı yapması, bir KBB uzmanının her gün başka bir tonsili çıkartması bana çok rutin ve sıradan gelmeye başladı. Oysa, halk sağlığında hekim her an başka bir sorunla karşılaşıyor, geniş ve renkli bir yelpaze içinde hareket edebiliyordu. Bir yanda aile planlaması ile uğraşıp, diğer yanda hava kirliliğini düşünmek, işyerlerinde kazaları önlemek, salgınlarla mücadele etmek, alan araştırmaları yapmak, evlere, köy kahvelerine konuk olmak, ülkenin sorunlarının nasıl çözülebileceği hakkında kafa yormak. Bütün bunlar bana çok çekici, zevkli ve anlamlı geldi, “işte halka yararlı olmak budur” dedim kendi kendime. Bir hastayı iyileştirmek yerine, bir toplumu iyileştirmek daha yararlı ve işe yarar değil miydi? Tıp eğitiminin başından beri zihnimize kazınan “insanları koru, hasta yapma” ilkesinin ne kadar akılcı olduğunu halk sağlığı stajında tam olarak kavradım, inandım ve bağlandım. Halk sağlığını bana sevdirenlerden birisi de yanında staj yaptığım sağlık ocağı hekimi Dr. Aslan Ebiri oldu. Aslan Ağabeyi saygı ve rahmetle anıyorum.

Halk sağlığı dalını seçerken rahmetli babamın da halk sağlığı uzmanı oluşundan etkilenmiş olabilirim. Ben lisede öğrenciyken babam Hıfzıssıhha Mektebinde halk sağlığı uzmanlık eğitimini sürdürüyordu. Tıp eğitimine başladığımda ben Nusret Hocayı tanıyordum, epidemiyoloji kavramını duymuştum, babamın bebek ölümleri konusundaki tez çalışmasına tanık olmuştum. Tıpkı babam gibi ben de Nusret Hocanın “halk sağlığı uzmanı kurmay hekimdir” deyişinden etkilendim. Sağlık ordusunda kurmay olmak, sağlık hizmetlerinin karargahında olmak, sağlık hizmetlerini yönlendirici kararlar vermek bana çok çekici geldi.

Halk sağlığı mı, pediatri mi çelişkisini hiç yaşamadım. Çünkü, Hacettepe Tıp Fakültesinin ilk mezunlarını verdiği 1969 yılında halk sağlığı asistanlarına bir klinik dalda da uzmanlık eğitimi hakkı veriliyordu. Kararımı verdim ve Nusret Fişek hocanın kapısını çaldım. Halk sağlığında asistan olmak istediğimi söyledim. Nusret Hoca, soğukkanlı bir şekilde çok doğal ve yerinde bir karar verdiğimi belirten yüz ifadesi ve sözleriyle beni teşvik etti. O gün, tıpkı tıp fakültesine girmemin benim için ne kadar olağan bir karar olduğunu hissettiğim günlerde olduğu gibi, halk sağlığına asistan olmanın da benim için çok olağan ve beklenilen bir karar olduğu duygusundaydım. Bu duyguyu hala taşıyorum.

1969 yılında 59 kişi mezun olduk. Çok büyük bir şans yakalamıştık. Fakülte yönetimi bize şunu söyledi: “Hepinizi asistan olarak alacağız. Ama, aranızda rekabet olmasın; anlaşın ve bir liste ile bize gelin.”

Ben dahil 4 kişi halk sağlığını (toplum hekimliğini) seçti. (Ben, Sabahat Güven – Tezcan, Sait Kapucuoğlu ve Mutena Biliker). Yani, Hacettepe Tıp Fakültesinin ilk mezunların yaklaşık yüzde 7’si halk sağlığını seçmişti. Bizi izleyen sınıflarda da oran böyle idi.

Halk sağlığını seçmek aşk ister, özveri ister, belirli bir dünya görüşü ister, paraya düşkün olmamayı gerektirir, zengin olmayı değil yaptığı işten haz duymayı tercih etmek ister.
Galiba, benim yaş grubumda, yani 68 kuşağında bu nitelikteki gençler daha fazlaydı. Hocamız Dr. Cahit Başkök’ün dediği gibi, “Halk sağlıkçıyı analar doğurur, sonradan halk sağlıkçı olunmaz.”

Benim Etimesğut Eğitim ve Araştırma Bölgesinde stajyer ve asistan olarak çalıştığım dönemde Etimesğut altın dönemini yaşıyordu. Bölgede çalışanların tümü kendilerini hizmete adamış, gece ile gündüzü ayırmadan, sen-ben tartışmalarına girmeden, ellerini taşın altına koymaktan çekinmeden, özveri ile ve tam bir ekip anlayışı içinde çalışan çok özel ve benim her zaman saygı ile andığım kişilerdi. Sağlık ocağı tabipleri arasında adı konulmamış bir hizmet rekabeti vardı. Sincan Sağlık Ocağı tabibiyken, sırf bölgemizdeki gerçek bebek ölüm hızını hesaplayabilmek için yeni doğan bir bebeğin ölü mü doğduğunu, yoksa doğduktan sonra mı öldüğünü anlamak için doğumun yapıldığı eve giderek, bebeğe otopsi yaptığımı hatırlarım. Köy evinde yer döşeğinde doğum yapan kadına epizyotomi yaptığımı anımsıyorum. İşte, böyle çalışmalar sayesinde Etimesğut Bölgesi efsaneleşti, halk sağlığı uygulamalarının markası durumuna geldi.
Etimesğut bir okuldu.

Nusret Hocadan dinlemiştim: İhsan Doğramacı Hoca yabancı bir ülkede bir toplantıya katıldığında kendisine “Ankara Etimesğut’un neresinde?” diye sormuşlar. İnsana şaka gibi geliyor, ama, o günleri yaşayanlar buna inanacaklardır. Bu efsanenin oluşmasında birçok kişinin emeği ve katkısı oldu. Bunların başında elbette Nusret Fişek Hoca gelir. Ama, Etimesğut ile özdeşleşen kişi Dr. Doğan Benli’dir. Ayrıca, hastane uzmanlarımız Dr. Ahmet Ajun, Dr. Ahmet Korman ve Dr. Turgut Alsırt bu efsanenin önde gelen aktörleri oldular. Böyle bir ekip içinde yer almış olmak benim için olduğu kadar, benden önceki ve sonraki asistan arkadaşlarım için de bir ayrıcalık ve bir şans olmuştur.

Çifte uzmanlığın amacı halk sağlığını bilen klinik uzmanları yetiştirmekti, fakat, ben pediatri uzmanlığını değil, halk sağlığı uzmanı olarak devam etmeyi tercih ettim. Kimse beni zorlamadı. Halk sağlıkçı olmayı önemsediğim, bu alanda yararlı olacağıma inandığım, halk sağlığı alanında çalışmaktan haz duyacağım ve tatmin olacağım için bu dalı seçtim.

Mezuniyetimden 55 yıl sonra bugün geriye baktığımda bu kararımda haklı olduğumu görmekten mutluyum. Sağlık ocağı hekimliğinden, genel müdürlüğe, Yüksek Sağlık Şurası üyeliğinden, Dünya Sağlık Örgütüne, meslek kuruluşlarından sivil toplum kuruluşlarına ve öğretim üyeliğine kadar halk sağlığının hemen her kademesinde zevkle ve gururla çalıştım. İz bırakan işlere katkı vermiş olmak benim için en büyük zenginlik, ruhumu okşayan en önemli yaşam biçimi oldu. Hala çalışmaktan ve deneyimlerimi öğrencilerime aktarmaktan vazgeçemiyorum.