YAZIK OLDU
KÖY ENSTİTÜLERİNE
Prof. Dr. Zafer Öztek
Bu satırları belki bir masa başında, belki bir koltukta, belki bir yolculukta okuyorsunuz; eğer gece ise, elektrik düğmesine basmışsınızdır, odanız aydınlık, radyatörünüz sıcaktır; biraz önce okuduğunuz gazete yanınızda durmaktadır; belki radyonuz ya da televizyonunuz açıktır; siz okurken hafif bir müzik sesi dolduruyordur bulunduğunuz ortamı. Eğer uçak yolculuğunda iseniz, birazdan hostes yemeğinizi getirecektir ve Türkiye’nin bir köşesinden gideceğiniz diğer köşesindeki kente bir saat içinde varacaksınız.
Şimdi gözlerinizi kapatın. Kendinizi 1920’lerin Türkiye’sinde varsayın. Gazete yok, zaten olsa da siz okuma bilmiyorsunuz. Radyo, televizyon yok. Haberleri gecikmeli olarak konu komşudan duyuyorsunuz. Onların da doğruluğu kuşkulu. Bırakınız uçağı, otomobili, at arabası bulabiliyorsanız şanslısınız. Sobanız varsa ve odun da bulabilirseniz ısınırsınız. Elektriğin ne olduğunu ya bilmiyorsunuz ya da bir yerlerden duymuş olabilirsiniz. Fakat, duvarınızda Kurtuluş Savaşında kullandığınız mavzer, göğsünüzde madalyanız asılı. Umutlusunuz. Ülkede var olmayanların hepsi bir gün var olacak.
Fakat, nasıl? Nüfusunun yüzde 85’inin köylerde yaşadığı, erkeklerin yüzde 97’sinin, kadınların yüzde 99 ‘unun okuma-yazma bilmediği, yolu, elektriği, suyu olmayan, tarımı geri, bir çivi bile yapılamayan, evleri topraktan, sıtmanın, trahomun, veremin her tarafı sardığı bu ülke nasıl kalkınacak ?
Eğitimle…
Çünkü, savaştan sonraki en büyük düşman cehalettir… Savaşı kazandık… Şimdi sıra cehalette… Cehaleti de yenersek, çağdaşlaşmanın da kalkınmanın da kapısı aralanacak.
Ulu Önder Atatürk ve dönemin Eğitim Bakanı Vasıf Çınar ünlü eğitimci ve düşünür Amerikalı John Dewey’i davet ederler. Dewey, yaparak-yaşayarak öğrenmeye ve deneyime önem veren pragmatizmi, mantıksal ve ahlaki bir analiz kuramı olarak geliştirmiş, deneycilik, işlevsellik ve aletçilik olarak da bilinen felsefe akımının kurucusu ünlü düşünür ve eğitim kuramcısıdır.
Dewey, üç aya yakın süre kaldığı ülkemizde İstanbul, Ankara ve Bursa’da gözlem ve incelemelerde bulunduktan sonra 30 sayfalık bir rapor hazırlar. “Halkının yüzde 85’nin köylü ve okur yazarlığın bu kadar düşük olduğu bir yapıda modern devlet kurulamaz” der raporunda. Öte yandan, kurulması gereken yeni eğitim sistemi hakkındaki önerilerde bulunur.
Atatürk’ün ülke kalkınmasını tetikleyen devrim fırtınası içinde eğitimle ilgili çok önemli gelişmeler olur. Önce “eğitimin birleştirilmesi” (tevhid-i tedrisat) yasası çıkar. Bunu Latin alfabesinin kabulü izler. Askerde okuma-yazma öğrenen çavuş ve onbaşılar terhis sonrası kendi köylerinde kurslar açarlar. Bu iş için kendilerine 2 lira aylık ödenir. Böylece, okuma yazma bilenlerin sayısı hızla artmaya başlar. Eğitmen okulları açılarak eğitimin yaygınlaştırılmasına çalışılır.
Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan 1935 yılında İlköğretim Genel Müdürlüğüne İsmail Hakkı Tonguç’u atar. Tonguç atandıktan sonra çalışmalar hızlanır. Asıl gelişmeler Hasan Âli Yücel’in bakan oluşu ile olur. 7 nisan 1940 tarihinde kabul edilen 3803 sayılı yasa ile köy enstitüleri kurulmaya başlanır.
Köy enstitüleri, yapılan devrimlerin ve yeni atılımların kırsal bölgeye ulaşmasını sağlayacak, köy toplumunun içten canlanması için çabalayacak insanlar yetiştirmek amacıyla kurulmuş, başka bir ülkede bir eşine rastlanmayan özgün okullardır.
Köy enstitüleri kırsal bölgenin başlıca gereksinmelerini karşılamak üzere “çok amaçlı” insangücü yetiştiren okullardır. Köylerden seçilmiş gençler eğitildikten sonra kendi köylerinde ve yakın yörelerde eğitimi, tarımı, yapıcılığı, hayvancılığı, arıcılığı, koperatifçiliği, el sanatlarını, müziği, sporu ve sağlığı geliştirecek, böylece kırsal bölgelerin çağdaşlaşmasına ve kalkınmasına paha biçilemez katkılar sağlayacaklardı.
Öyle de oldu. Sayıları 21 ‘e ulaşan köy enstitüleri ilk mezunlarını verdiği 1942 yılından nitelik değiştirildiği 1953 yılına kadar 1.398’i kız, 15.943’ü erkek olmak üzere toplam 17.341 öğretmen yetiştirdi.
Yaz-kış açık olan bu kuruluşlardaki öğrenciler beş duyuya yönelik, beceriye dönük, işi yaparak ve yaşayarak öğreniyorlardı; bütün çalışmalar ve uygulamalar imeceye ve üretime dayalıydı; kültür ve meslek dersleriyle birliktre, müzik, spor ve halkoyunlarının da bulunduğu laik bir program uygulanıyordu; okullarda kızlar ve erkekler karma biçimde bulunuyorlardı.
Dolaysıyla, köy enstitülerinden mezun olanları yalnızca birer öğretmen olarak görmek yanlıştır. Onlar öğretmen olmalarının yanında çağdaşlaşmanın öncüleri ve yeni Türkiye’nin toplum liderleri olmuşlardır. Mezunlar arasından çok değerli yazarlar, sanatçılar, müzisyenler ve geleceğin akademisyenleri çıkmıştır. Köy enstitüleri mezunları kalkınan Türkiye’nin çekirdek aydınları olmuşlardır.
Kuruluşlarından başlayarak köy enstitülerinin eğitim programında yalnızca eğitim, kültür, tarım ve inşaat alanlarına değil, sağlık eğitimine de yer verilmiştir. Beş yıl boyunca “tabiat ve okul sağlığı” dersi ve son sınıfta ise “ev idaresi ve çocuk bakımı” dersi okutulmuştur. Tabiat ve okul sağlığı dersi içinde insan anatomisi ve fizyolojisi, genel sağlık kuralları, sağlığın korunması, okul sağlığı, kazalardan korunma ve köylerde görülen başlıca sağlık sorunları gibi konular işlenmiştir. Bu dersler, toplam eğitim programının yaklaşık yüzde onunu oluşturuyordu.
Geleceğin öğretmenleri olacak öğrenciler, derslerde ve revir çalışmalarında ilk yardım ve sağlıkla ilgili bazı temel konularda eğitim alıyorlardı. Ancak, bu programda mezun olanlar köylerdeki sağlık hizmetleri için yeterli değildi. Köylerin sağlık sorunlarının çözülmesi için tıpkı köy öğretmenleri gibi, yerel koşullara göre eğitilmiş sağlık elemanlarının yetiştirlmesinin gerekli olduğu görülüyordu. Çünkü, köylerde duvar diplerine dizilmiş sıtmalılar, yüzü gözü sinek, sümük içinde çocuklar, salgınlarda yitirilen bebekler, ölen gencecik anneler içleri sızlatıyordu. Kasabalarda oturan hekimlerin ve diğer sağlıkçıların köylüye bir yararı olamıyordu. Ulaşım zor, yollar bozuk, araç yoktu.
O yıllarda İsmail Hakkı Tonguç bu konudaki görüşünü şöyle dile getirmişti: “Köyleri hastalıklardan kurtaramadığımız sürece, canlı ve mutlu bir topluma kavuşamayız. Millet çoğunluğunun sağlığı ile ilgili bu işi tıpkı ilköğretim davası gibi kökten çözümlemek yoluna düşmek gerekir…. Ulusal hizmetler, ulusu yıkımlardan kurtarma yolundaki hizmetlerdendir…”
Aslında, köylerde sağlık hizmetlerini yürütmek üzere 1910 yılında “küçük sıhhat memurları mektebi” adıyla okullar açılmıştı. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1924 yılında “sağlık memurları okulları” açıldı. Bu okullardan 1926 yılından 1948 yılına kadar 720 sağlık memuru mezun olmuştu. Ancak, bu elemanların büyük çoğunluğu eğitim amaçlarının tersine kent ve kasabalarda çalışıyorlardı.
Bu durumlar dikkate alınarak 1943 yılında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Teşkilat Kanununa bir ekleme yapılarak “köy sağlık örgütü” kuruldu. Bu birimlerdeki ekip yasaya göre köy hekimi, köy sağlık memuru ve köy ebesinden oluşuyordu. Yasa böyle demekle birlikte, köy hekimleri yetiştirilemedi; sağlık memurları eğitimine devam edildi; köy ebeliği için 1936 ve 1937 yıllarında Balıkesir ve Konya’da açılan iki köy ebe okuluna alınan 15 yaşını doldurmuş kız çocuklarına verilen 12 aylık eğitimle 1947 tılına kadar toplam 789 köy ebesi mezun edildi.
İki bakanlık işbirliğine giderek 19 temmuz 1943 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 4459 sayılı yasa ile köy enstitülerinde “sağlık memurluğu kolu” ve “köy ebesi kolu” oluşturulmasına karar verdiler. İsteyen öğrenciler üçüncü sınıftan sonra bu kollara ayrılacaklardı. Ancak, kız öğrencilerin sayısı az olduğu için “ebe kolu” açılamadı.
Sağlık kolu bulunan okullarda birden çok hekim, hemşire ve sağlık memuru bulundurulmuş ve eğitimlerde büyük ölçüde okul hekimlerinden yararlanılmıştır. Uygulamalı eğitimler için civardaki devlet hastaneleri kullanılmıştır. Bu kolun eğitim programı sağlık memuru okullarında yürütülen eğitim programlarının aynısı idi.
Sağlık kolu bulunan okullarda birer “bölge dispanseri” açılması planlanmış, ancak yalnızca Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde gerçekleştirilebilmiştir. (1942 yılında kurulan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü ülkemizde kurulmuş ilk köy üniversitesidir. Amaç, köy enstitülerine öğretmen yetiştirmekti.)
Köy enstitülerinden 1945 yılından son mezunlarını verdikleri 1951 yılına kadar 1.599 sağlık memuru diploma almıştır. Köy öğretmenleri gibi 20 yıl zorunlu hizmetle yükümlü olan sağlık memurlarına 5-10 köyden oluşan bir köy grubu bölgesi verilmiştir. Bu bölgenin merkezindeki bir köyde oturan sağlık memuru gezici hizmet vererek, her ay her köyü ziyaret ederek bulaşıcı hastalıklarla savaş, çevre sağlığı, çiçek aşısı uygulaması, ilaç enjeksiyonları, sıtma taramaları yapacak ve ilk yardım hizmet verecektir. Sağlık memurlarına üç ayda 60 lira ödeniyordu, oturmaları için bir bina yapılıyor ve kendilerine bir tarla ve gerekli tarım aletleri tahsis ediliyordu. Tarlayı köylüler imece usulü ile ekip biçiyorlardı.
Türkiye’nin kalkınmasında özgün bir model olan köy enstitüleri dünyada da yankı buldu. John Dewey 1943 yılında ülkemize yeniden geldiğinde bu okullar için “hayalimdeki okullar” demişti.
İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru 1945 yılında Sovyetler Birliği lideri Stalin Türkiye’den Kars, Artvin ve Ardahan’ı ve Boğazlarda askeri üs istemesi üzerine Cumhurbaşkanı İnönü ABD’den askeri destek istedi. ABD, Truman Doktrini ile yardıma başladı ama karşılığında Türkiye’de serbest seçimlere dayanan demokrasi düzeninin yerleşmesini ve “5 yıllık kalkınma planları” ve “köy enstitüleri” gibi sovyet sistemine benzer uygulamaların kaldırılmasını talep etti. Meclisteki muhalif kanat ta bu talepleri destekliyordu. 1950 seçimlerinde bu kanat bir kampanya ile köy enstitülerine karşı çıktı. Köy enstitülerinde tek tip üniforma giyilmesi komunizm suçlamalarına yol açıyordu; erkek ve kızların karma biçimde eğitim görmeleri dedikodulara neden oluyordu; öğrencilerin kendi okul binalarını yapmaları yadırganıyordu. Belki de kayda değer bir önemli şey, köylerde öğretmenlik yaparken köy ağaları ile sürtüşme yaşamaları idi. Bu durumlar Ankara’ya sürekli baskıların yapılmasına yol açıyordu. Din, iman, vatan elden gidiyor çığlıklarıyla tozu dumana kattılar. İş ilkesine dayanan yönetmeliği değiştirerek köy enstitülerini önce sıradan okula dönüştürdüler, 20 Ocak 1954 tarihinde ise tümüyle kapattılar.
Köy enstitüleri kısa ömürlü oldular, ama, açık kaldıkları altı yılda eğitim, sanat, siyaset ve sağlık alanlarında başardığı olağanüstü işlerle anılacaklar.
Köy enstitüleri eğitim alanında olduğu kadar sağlık alanında da bir altın olaydı. Yazık oldu köy enstitülerine….
Kaynaklar